Reasürans piyasasının kendine özgü bir takvimi var. Eylül ayında Monte Carlo’da başlayan görüşmeler, ardından Baden-Baden’da derinleşir; yıl sonuna doğru yapılan yenilemelerle fiyatların, kapasitenin ve risk iştahının gerçek yönü ortaya çıkar. Biz son yıllarda takvimin biraz önüne geçme fırsatı buluyoruz. Corpus Sigorta’nın reasürans programının her yıl 1 Ekim’de yenilenmesi nedeniyle sektörün ilk yenilemelerinden birini gerçekleştiriyoruz. Bu da bize yeni dönemin koşullarını erkenden görme, piyasanın nabzını Monte Carlo ve Baden-Baden öncesinde tutma imkânı veriyor. Bu amaçla Zürih ve Hannover’da dünyanın önde gelen reasürörleriyle bir araya geldik. Ahmet Yaşar’ın reasürans notları…

Reasürans piyasasının kendine özgü bir takvimi var.
Eylül ayında Monte Carlo’da başlayan görüşmeler, ardından Baden-Baden’da derinleşir; yıl sonuna doğru yapılan yenilemelerle fiyatların, kapasitenin ve risk iştahının gerçek yönü ortaya çıkar.
Biz son yıllarda takvimin biraz önüne geçme fırsatı buluyoruz.
Corpus Sigorta’nın reasürans programının her yıl 1 Ekim’de yenilenmesi nedeniyle sektörün ilk yenilemelerinden birini gerçekleştiriyoruz. Bu da bize yeni dönemin koşullarını erkenden görme, piyasanın nabzını Monte Carlo ve Baden-Baden öncesinde tutma imkânı veriyor.
Bu amaçla Zürih ve Hannover’da dünyanın önde gelen reasürörleriyle bir araya geldik.
Masada elbette Corpus vardı. Portföyümüzü, büyümemizi, risk seçimimizi, deprem kümülasyonlarımızı ve 2027 programından beklentilerimizi konuştuk. 2026’nın ilk yarısında aktif büyüklüğümüzün yüzde 32, özkaynaklarımızın yüzde 43, teknik karşılıklarımızın yüzde 37 artması da büyümemizin güçlü bir bilanço ve sermaye yapısıyla desteklendiğini göstermesi açısından önemliydi.
Ama benim açımdan bu görüşmelerin başka bir tarafı daha vardı.
Corpus şapkamın yanında TSB şapkam da yanımdaydı.
Görüşmelerde mümkün olduğunca Corpus’un yenileme gündeminin dışına çıkıp Türkiye sigorta sektörünü anlatmaya çalıştım. Türkiye’nin bugün nerede olduğunu, önümüzdeki dönemde nereye gitmek istediğini, sektörümüzün uzun vadeli hedeflerini ve Türkiye Sigorta Birliği olarak son dönemde üzerinde çalıştığımız başlıkları reasürörlerle paylaştım.
Sigorta penetrasyonunu artırma hedefimizi, iş dünyasıyla daha yakın çalışmak için attığımız adımları, sektörün sermaye yapısını ve teknik sonuçlarını, afetlere karşı daha geniş bir güvence sistemi oluşturma yaklaşımımızı, ZAS hedefimizi, COP31’i ve Türkiye’nin küresel sigorta ve reasürans piyasasında alabileceği daha güçlü konumu konuştuk.
Bunları anlatırken vermeye çalıştığım temel mesaj aslında basitti: Türkiye’yi bugünün riskleriyle sınırlı okumayın. Türkiye’nin yarın yaratacağı sigortalanabilir değere de bakın.
Beni sevindiren, bu mesajın karşılık bulduğunu görmek oldu.
Reasürörlerin Türkiye’ye ilgisinde veya kapasite yaklaşımında bir geri çekilme görmedik. Tam tersine, Türkiye’yi uzun süredir çalıştıkları, bildikleri ve uzun vadeli ilişki kurmak istedikleri köklü bir pazar olarak görmeye devam ediyorlar.
Daha da önemlisi, konuşmalar yalnızca “Türkiye’de risk ne kadar?” ekseninde kalmadı. Sektörün büyüme potansiyeli, koruma açığı, yeni sigortalanabilir alanlar ve önümüzdeki dönemde Türkiye’de neler yapılabileceği de masadaydı.
Uzun süredir üzerinde durduğumuz bir konu var: Türkiye’nin sigortacılık hikâyesini dünyaya yalnızca risk üzerinden değil, potansiyel üzerinden de anlatmak zorundayız.
Zürih ve Hannover’da bunun karşılığının olduğunu görmek, Türkiye sigorta sektörünün önümüzdeki dönemi açısından da sevindiriciydi.
Dolayısıyla bu seyahatten dönerken notlarımda yalnızca Corpus’un 1 Ekim yenilemesine ilişkin değerlendirmeler yok. 2027 küresel reasürans piyasasının ilk işaretleri ve bu yeni piyasa içinde Türkiye’nin nerede durabileceğine ilişkin önemli gözlemler de var.
KAPASİTE GÜÇLÜ, PİYASA YUMUŞUYOR
Zürih ve Hannover’dan aldığım ilk piyasa mesajı oldukça açık.
Kapasite var. Rekabet artıyor. Fiyat baskısı azalıyor.
Nitekim Swiss Re ve Hannover Re’nin son dönem yenilemelerine ilişkin açıklamalarından da aynı eğilimi görmek mümkün. Swiss Re’nin haziran-temmuz yenilemelerinde fiyatların aşağı yönlü hareket ettiğini açıklaması, Hannover Re’nin ise aynı dönemde fiyatlardaki gerilemeye rağmen yenilenen iş hacmini artırması, sahada aldığımız mesajlarla örtüşüyor.
Swiss Re Institute’un 2026 ve 2027’ye ilişkin beklentileri de benzer yönde. Güçlü kârlılık, yüksek sermaye kapasitesi ve reasürans maliyetlerindeki gevşemenin yumuşak piyasa koşullarını desteklemeye devam etmesi bekleniyor.
Ama bundan “2027 ucuz reasürans yılı olacak” gibi kolay bir sonuç çıkarmamak gerekiyor.
Çünkü reasürörlerin soruları da değişiyor.
Artık yalnızca ne kadar kapasite vereceklerini ve bunun fiyatını konuşmuyorlar. Birincil sigorta piyasasındaki fiyatlamayı, şirketlerin büyürken teknik disiplini koruyup korumadığını, prim artışı ile kümülasyon artışının birbirini takip edip etmediğini, enflasyonu, kuru ve ekonomi politikalarının sigorta portföyleri üzerindeki etkisini çok daha yakından sorguluyorlar.
Buradan benim çıkardığım sonuç şu: 2027’de kapasite daha bol olabilir. Fiyatlar daha esnek olabilir. Ama iyi risk ile kötü risk arasındaki mesafe de açılacak.
Doğru fiyatlayan, riskini tanıyan, kümülasyonunu yöneten, verisini ortaya koyabilen ve reasürörüyle şeffaf ilişki kuran şirket için yeni piyasa önemli fırsatlar sunacak.
Yumuşayan piyasa, riskin ucuzladığı anlamına gelmiyor.
Zaten reasüransın özü de bana göre burada. Mesele bir yenilemede birkaç puan daha iyi fiyat almak değil. Riskinizi bilen ve sizinle uzun süre yürümeye hazır bir ortak bulabilmek.

TÜRKİYE’Yİ KENDİ GERÇEKLERİYLE OKUMAK
Görüşmelerimizin önemli başlıklarından biri doğal olarak Türkiye ekonomisiydi.
Enflasyonu, döviz kurunu, ekonomi politikalarını, sektörümüzün büyümesini, sermaye yapısını ve deprem riskini konuştuk.
Burada özellikle üzerinde durduğumuz bir yaklaşım var.
SEDDK Başkanımız Sayın Davut Menteş’in de altını çizdiği perspektifle, global oyuncuların Türkiye’yi değerlendirirken kendi ülkelerinin ekonomik parametrelerini doğrudan Türkiye’ye uygulamalarının sağlıklı sonuç vermeyeceğini ifade ettik.
Türkiye’ye bakarken bir “Türkiye düzeltmesi” yapmak gerekiyor.
Nominal büyümeyi enflasyondan, kur hareketlerinden, sigorta bedellerindeki güncellemelerden ve reel portföy gelişiminden ayrıştırarak okumak lazım.
Aynı durum sektörün finansal performansı için de geçerli.
Reasürörlerle görüşmelerimizde özellikle vurguladığımız göstergelerden biri, Türk sigorta sektörünün son 16 çeyrektir kâr üreten bir piyasa olmasıydı.
Bu önemli. Çünkü Türkiye’ye yalnızca yüksek enflasyon, kur oynaklığı veya deprem riski üzerinden bakıldığında resmin yalnızca bir bölümü görülüyor.
Diğer tarafta büyüyen bir ekonomi, gelişen bir sigorta sektörü, güçlenen sermaye yapısı, önemli sanayi ve altyapı yatırımları ve hâlâ çok büyük bir sigorta koruma açığı var.
Bu nedenle Türkiye’ye ilişkin soru yalnızca “Ne kadar risk var?” olmamalı. “Ne kadar sigortalanabilir değer ve ne kadar büyüme potansiyeli var?” sorusunu da sormak gerekiyor.
Türkiye’yi küresel sigorta ve reasürans piyasaları açısından farklılaştıran alan tam da burada.
KORUMA AÇIĞI, ASLINDA BÜYÜME ALANIMIZ
Sigortacılıkta yıllarca prim üretimini, pazar paylarını ve büyüme oranlarını konuştuk. Bunlar elbette önemli.
Ama önümüzdeki dönemde sektörümüzün gerçek başarı ölçütünün yalnızca ne kadar prim ürettiğimiz değil, ne kadar riski sigorta sistemi içine alabildiğimiz olması gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye Sigorta Birliği olarak temel hedeflerimizin başında sigorta penetrasyonunu artırmak geliyor.
Bunu sektörün daha fazla prim üretmesi olarak görmüyoruz.
Sigortalanmayan bir fabrika, işletme, konut veya yatırım yalnızca sigorta sektörünün kaçırdığı prim değildir. Bir afet veya büyük hasar sonrasında şirketlerin, ailelerin, finansal sistemin ve nihayetinde kamunun üzerinde kalabilecek ekonomik risktir.
Dolayısıyla koruma açığını azaltmak, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal dayanıklılığı artırmaktır.
Bu nedenle iş dünyasıyla daha yakın iletişim kurmaya büyük önem veriyoruz.
Sanayicinin, ihracatçının, KOBİ’nin, yatırımcının ve finans sektörünün karşı karşıya olduğu riskleri masa başından değerlendirmek yeterli değil. İş dünyasını dinlemeli, riskin olduğu yerde bulunmalı ve ihtiyaç duyulan güvence modellerini birlikte geliştirmeliyiz.
Sigortacılık ekonominin kenarında duran bir sektör değildir.
Sigorta; yatırımı mümkün kılan, sermayeyi koruyan, ticaretin devamlılığını sağlayan ve büyük ekonomik kayıpların toplumun üzerinde kalmasını önleyen bir finansal dayanıklılık mekanizmasıdır.
Reasürans ise bu sistemin arkasındaki küresel sermaye ve risk paylaşım gücüdür.
Bu nedenle 2027’de ortaya çıkacak ilave reasürans kapasitesine yalnızca daha düşük maliyetle koruma satın alma fırsatı olarak bakmamalıyız. Asıl fırsat, küresel kapasiteyi Türkiye’nin koruma açığını kapatmak ve yeni sigortalanabilir alanlar yaratmak için kullanabilmek.
İKLİM RİSKİ ARTIK MODELDE DEĞİL, HAYATIN İÇİNDE
Zürih ve Hannover görüşmelerimiz boyunca reasürörlerle doğal afetleri, değişen iklim koşullarını ve katastrofik riskleri konuştuk. Üstelik bütün bunları, her iki şehirde de alışılmışın üzerinde hissettiğimiz sıcaklık ve yoğun nem ortamında konuştuk.
Bazen yaşadığınız ortam, konuştuğunuz konuyu bütün raporlardan daha iyi anlatıyor.
İklim değişikliği artık yalnızca katastrofik risk modellerinde, hasar istatistiklerinde veya gelecek projeksiyonlarında karşımıza çıkan bir başlık değil. Günlük hayatın içinde yaşadığımız bir gerçeklik.
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapacak olması bu nedenle sektörümüz açısından ayrı bir önem taşıyor. Kasım ayında Antalya’da dünya iklim gündeminin merkezinde olacağız.
TSB olarak hedefimiz, Yüce Meclisimizin takdiriyle Zorunlu Afet Sigortası’nı (ZAS) COP31’e yetiştirmek; Türkiye’nin afetler karşısındaki sigorta güvencesini daha geniş ve güçlü bir zemine taşımak.
Türkiye’nin DASK ve TARSİM ile önemli bir tecrübesi var. ZAS ile bu birikimi daha geniş bir afet güvence sistemine taşıma imkânımız bulunuyor.
COP31’i de yalnızca Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı büyük bir uluslararası organizasyon olarak görmemek gerekiyor.
Türkiye sigorta sektörünün iklim değişikliği, doğal afetler ve koruma açığı konusunda geliştirdiği modelleri dünyaya anlatabileceğimiz; aynı zamanda uluslararası sigorta ve reasürans kapasitesini Türkiye’nin yeni ihtiyaçlarıyla buluşturabileceğimiz önemli bir platform olacak.
REASÜRANSTA ASIL SERMAYE GÜVENDİR
Zürih ve Hannover görüşmelerinden benim açımdan çıkan önemli sonuçlardan biri de Türkiye’ye yönelik reasürans kapasitesinde bir geri çekilme işareti görmememiz oldu.
Reasürörler Türkiye’yi uzun yıllardır çalıştıkları, köklü ve büyüme potansiyeli taşıyan bir pazar olarak değerlendirmeye devam ediyor.
Bu karşılıklı olarak korunması gereken önemli bir değer.
Çünkü reasürans ilişkisinin gerçek değeri yalnızca bir yenileme dönemindeki fiyat seviyesinde ortaya çıkmaz. Bugün piyasa yumuşar, yarın yeniden sertleşir. Kapasite bir dönem artar, başka bir dönem azalır.
Fiyat döngüseldir. Güven ise birikimlidir.
Reasüransın asıl sermayesi de budur.
Bizim uluslararası reasürans piyasasından beklentimiz, Türkiye’ye bir yıllık fiyat döngülerinin ötesinde bakmasıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca kapasite de değil. Risk modellemesi, veri, risk mühendisliği, ürün geliştirme, yeni finansal çözümler ve uluslararası deneyimin Türkiye’ye taşınmasını da bu ortaklığın parçası olarak görüyoruz.
Aynı şekilde Türkiye de uluslararası reasürans piyasasına yalnızca risk devreden bir ülke olarak bakmamalı.
Doğru ilişki, risk transferinden risk ortaklığına geçebildiğimiz noktada kurulacak.
ŞİMDİ MONTE CARLO, ARDINDAN BADEN-BADEN
Zürih ve Hannover bize 2027’nin ilk fotoğrafını verdi.
Şimdi sırada Monte Carlo var. Ardından Baden-Baden gelecek.
Bu buluşmalarla küresel reasürans piyasasının fiyatlama, kapasite ve risk iştahına ilişkin görünümü daha da netleşecek.
Corpus’un 1 Ekim yenilemesi bu iki önemli buluşmanın arasında gerçekleşecek. Bu nedenle yenilemeyi yalnızca bir şirketin reasürans programı açısından değil, 2027 piyasa koşullarının Türkiye’deki ilk gerçek testlerinden biri olması bakımından da önemsiyorum.
Ama büyük resimde mesele Corpus değil. Mesele Türkiye’nin önündeki fırsat.
Zürih ve Hannover’dan aldığım ilk sinyal; 2027’de kapasitenin güçlü, rekabetin daha yüksek ve fiyatlamanın daha esnek olacağı yönünde.
Şimdi bizim yapmamız gereken, bu konjonktürü yalnızca daha uygun reasürans kapasitesi satın almak için kullanmak değil. Daha fazla riski sigorta sistemi içine almak için kullanmak.
Türkiye’nin sigorta penetrasyonunu yükseltmek, iş dünyasının daha fazla riskini güvence altına almak, koruma açığını azaltmak, afetlerin ekonomik yükünü vatandaşın ve kamunun üzerinden daha fazla sigorta sistemine taşımak ve ülkemizin finansal dayanıklılığını artırmak zorundayız.
Bu hedefler elbette yalnızca sigorta sektörünün kendi çabasıyla gerçekleşecek hedefler değil. Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde; Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz’ın, Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın Mehmet Şimşek’in, sektör otoritemiz SEDDK’nın ve TOBB Başkanımız Sayın Rifat Hisarcıklıoğlu’nun destek ve yönlendirmeleri; TSB’nin, şirketlerimizin ve iş dünyasının ortak çabası, sigortacılığın ülke ekonomisindeki payını büyütme hedefimiz açısından son derece kıymetli.
Uluslararası reasürans piyasasından beklentimiz de bu iradeyi ve Türkiye’nin önündeki potansiyeli doğru okuması.
Türkiye’ye yalnızca bugünün risklerinin fiyatlanacağı bir pazar olarak değil, yarının sigortalanabilir değerlerinin birlikte büyütüleceği uzun vadeli bir ortaklık alanı olarak bakılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü önümüzdeki dönemin asıl meselesi reasürans kapasitesinin ne kadar ucuzlayacağı değil, o kapasiteyle ne kadar yeni ekonomik değeri güvence altına alabileceğimizdir.
Zürih ve Hannover’dan dönerken benim not defterimde 2027 için üç kelime var: kapasite, seçicilik ve ortaklık.
Kapasite güçlü. Seçicilik devam edecek. Kalıcı olan ise ortaklık olacak.
Reasürörlere anlatmaya çalıştığım Türkiye de tam olarak bu.
Türkiye’nin riskleri büyük. Ama sigortacılık potansiyeli risklerinden de büyük.
Zürih ve Hannover’da beni asıl memnun eden, bu hikâyenin karşı tarafta da karşılığının olduğunu görmek oldu.
















