
1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Bu hafta uzun yaşam ile ilgili farklı bir yaklaşımı paylaşmak istiyorum. Bu farklı yaklaşım, David Sinclair ile Matthew PaPlante’nin birlikte yazdığı “Lifespan: Why We Age—and Why We Don’t Have To?” adlı kitapta anlattıklarıyla ilgili olacak. Başlık, bu kitaptan alındı. 1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.
Tıp Doktoru olan Futurist Cenk Tezcan, geçtiğimiz hafta yaptığı sosyal medya paylaşımıyla 2022’de çevirisini üstlendiği bu kitaptaki bilgileri bir bülten serisine dönüştürdüğünü aktarıyor https://tr.linkedin.com/posts/cenktezcan_drcenktezcan-lifespan-yasamdöngüsü-activity-6919205920690348032-DwHD). Bu paylaşımı okuyunca, merakla hemen kitaba ulaşmaya çalıştım.
Kitabı aktarmaya başlamadan önce, Cenk Tezcan’ın “65 yaşımda hem sağlık, hem performans anlamında kırklı yaşlarımı yaşıyorum” tespitinin özellikle altını çizerek başlamak isterim.
Bilgi Kaybı
Bu Pazar dördüncüsü yayınlanan ilk bölümde Cenk Tezcan; yaşlanmayı bir hastalık olarak görmenin neyi değiştireceğinin, hücrelerin bilgi kaybının nasıl önleneceğinin, laboratuvarda zamanı geri sarmanın mümkün olup olmadığının sorgulandığını belirtiyor. Yaşlanmanın bir kader olmadığı ara başlığıyla, saçların beyazlayacağı, cildin kırışacağı, reflekslerin yavaşlayacağı doğal süreçte, “yaşlanma ya o kadar da kaçınılmaz değilse” sorusunun Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. David Sinclair tarafından sorulduğunu yorumlayarak devam ediyor. Sinclair söylediğinin basit ama devrimsel olduğunu, “yaşlanmanın, kaçınılmaz bir biyolojik çöküş değil, geri döndürülebilir bir bilgi kaybı olabileceğini” ifade ediyor.
TIME dergisinin “Dünyadaki En Etkili 100 Kişisi” listesindeki Sinclair kitabında, hücrelerimizin zamanla eskimelerinden değil; sahip oldukları bilgiyi doğru kullanamadıkları için yaşlandığını iddia ediyor, sorunun zaman değil bilgi olduğunu belirtiyor. Hücrelerin genç yaşlarda bildiği ama yaşlandıkça bozulan biyolojik hatırlama sisteminden söz ederek, CD benzetmesiyle üzerine çizikler geldikçe müzik bozulur ama bilginin halâ diskin içinde durması örneğiyle yaşlanmanın bu çiziklerin toplamı olduğunu aktarıyor. Hatta, yaşlanmanın tedavi gerektiren biyolojik fonksiyon bozukluğu olduğu görülmezse değiştirilemeyeceğini belirtiyor.
Bunları okurken, ülser tedavisinde bizim öğrenciliğimizde bilinmeyen ve dolayısıyla mezun olduktan sonra öğrendiğimiz antibiyotik tedavisi aklıma geldi. Gerçekten de, sadece öğrenci olunan dönem ile hekimlik yapılan tek bir dekatlık dönem sonrasında bile, tıp dünyasında tedaviden korunmaya, tedavi içeriğinden kişilere sağlığını yönetme bilinci kazandırmaya kadar pek çok yeniliğin geldiğini unutmamak gerekir.
Gelelim hücrelerin unutkanlığı olarak adlandırılan benzetmeye… Sinclair’e göre, hücrelerin içindeki genlerin çalışma sıralamasının bozulması; fonksiyonlarını azaltabilir, onarım sürecini yavaşlatabilir ve böylece yaşlanmayı başlatabilir. Sinclair, hücrelere gençlikteki durumunu hatırlatmayı öneriyor, laboratuvar deneylerinden söz ediyor. Sinir hücrelerini yeniden programlayarak görme yetisini kaybetmiş farelere kısmen görmenin kazandırılması örneğinden yola çıkılarak, insan deneyleri için FDA onayı alınmasının “laboratuvar şartlarında zamanı geri sarmak” olabilir mi sorusunu soruyor?
Jeopolitik Müzakereciler Gibi CEO’lar
Tam bu noktada, 10 gün kadar önce rastladığım “How Patients Will Be Treated in 2035”, Hastalar 2035’te nasıl tedavi edilecek? adlı yayında yer alan ana başlıklardan söz etmek isterim (https://claude.ai/public/artifacts/18b69d31-e1c5-4c37-8664-b96af9a260e6).
Yayında, sağlık sistemi her zamankinden de hızlı geliştiği ifadesiyle, 2035’de hastanelerin tedavi merkezi olmanın yanı sıra veri odaklı karar merkezleri haline geleceği öngörüsünde bulunuluyor. Bu kapsamda; yapay zeka desteğiyle belirtiler ortaya çıkmadan hastalıkları tespit edeceği, her bireyin “dijital ikizi” ile klinik kararların müdahale öncesi simülasyona imkan tanınacağı, biyosensörlerle kronik durumların gerçek zamanlı olarak sürekli izleneceği, ve kişiselleştirilmiş ilaç üretimiyle standart tedavilerin yeniden tanımlanacağı sıralanıyor. Yani, sağlık hizmetlerinin geleceğinin süreç gerçekleşmeden öngören akışa yönleneceği belirtiyor.
Erken teşhis çalışmalarında yapay zekânın, teşhislerin yüzde 72’sinde ilgililerinden daha iyi sonuç aldığının, bu bağlamda 2035 yılına kadar küresel dijital sağlık pazarının da 13 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğine dikkat çekilen yayında ilginç de bir benzetme var; önümüzdeki on yılda, sağlık hizmetlerinin “bir şey bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımının, atla yapılan ev ziyaretleri kadar eski moda görüneceği örnekleniyor. Gelecek olan şey, çoğu insanın fark ettiğinden daha hızlı, daha kişisel ve daha radikal olabilecek…
Sağlık Dayanıklılık İçin Bir Altyapı
Son olarak, 2026 Davos’dan bir makaleden söz edeceğim. “Yaşam Bilimlerinde Temel Trendler 2026” başlıklı (https://www.porsche-consulting.com/international/en/article/key-trends-life-sciences-davos-2026) adlı makale, küresel sağlık sektörünün nasıl değiştiğini ve sektör liderlerinin ne yapması gerektiğini anlatıyor.
Egemen altyapı olarak sağlık alt başlığıyla, Hükümetlerin artık sağlığı, tarihsel olarak enerji veya savunmaya davrandıkları gibi, ulusal rekabet gücü ve jeopolitik dayanıklılık için gerekli egemen bir altyapı olarak ele aldıkları anlatılıyor. Almanya, ABD, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde, yerli üretime, stratejik stoklara, genomik egemenliğe ve yerel araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) teşviklerine büyük yatırımlar yapıldığı belirtiliyor. Bu çabaların, sanayi politikasının çok ötesine uzandığı ve küresel ilaç sektörü için etkileşim kurallarını yeniden tanımladığı ifade ediliyor. CEO’ların giderek jeopolitik müzakereciler gibi davranarak, fiyatlandırma, deneme hızlandırma, yerel üretim zorunlulukları ve tedarik güvencesi konularında hükümetlerle doğrudan görüştüklerini Davos’ta ortaya konulduğu yazılıyor. Ülkelerin ve blokların artık farklı hızlarda, beklentilerde, veri normlarında ve pazar erişim gereksinimlerinde faaliyet gösterdiği vurgulanarak, yeniden yapılanmanın, bilimsel buluşların nerede yapıldığını değil, hastalara nerede ulaşabileceğini de belirlediğine dikkat çekiliyor.
Makale ilk maddesinde stratejik altyapı olarak sağlıktan söz ederken, yapay zekayı; klinik, üretim ve operasyonel iş akışlarına entegre eden bir yapı olarak tanımlamaktadır. Hatta, birinci basamak sağlık hizmetlerinde ve iş gücü eksikliği olan bölgelerde en hızlı etkiyi göstereceğine değinmektedir. Bunu da, iş gücü eksikliği, yenilik, altyapı boşlukları yerine yetenekli mühendisler ve sağlık profesyonellerinin sınırlı bulunabilirliği nedeniyle stratejik bir erişim olarak göstermektedir. Artan sağlığa erişim boşluklarının, sağlık sistemlerine güveni korumak için kapsayıcı modellere ihtiyaç olduğundan yola çıkarak
Açıklanan tüm bu değişim eğilimini, sektör liderleri için acaba şöyle mi okumalıdır? Karar vericiler, o ülkeye ait ortaklık modelleri tasarlayarak küresel yansımalarını da oyun planlarında dikkate almalı, bunları yapısal gereklerle bir stratejiye dönüştürerek uygulamalıdır. Bu durum, ülke çapındaki sağlık gündemleriyle uyumlu olmayı ve bunu kararlarına entegre etmeyi gerektirecektir.
Sağlık açısından bakıldığında da, sonuçta yazılanların önemli bulduğunuz bölümlerini tekrar okuduğunuzda; artık sadece tedavi değil, risk ve onun olmasını önlemeye odaklı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görülüyor. Konunun en az sağlık hizmet sunumu kadar ilaç sektörü ile sağlık sigortacılığını da ilgilendirdiği gözden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla, klasik sağlık sigortacılığından, yani “bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımından, “koruyan ve geliştiren” yaklaşıma değişmesine önem verenler, öncü olma avantajını yaşayacaklar ve sigortalılarıyla yenilikçi vizyonun karşılıklı güvenini paylaşacaklardır.
www.halukozsari.com.tr, halukozsari@gmail.com, hozsari@iuc.edu.tr














